Neden Yazıyorum?

IMG_0001Yazmak ve okumak benim için yemek, su gibi bir ihtiyaç. Kurgu oluşturabilmek için hayal dünyamın kapılarını zorlamak, günlerce ne yazacağıma dair düşünmek ve bunun üzerine kafa yormak ya da okuduğum kitabın devamında ne olacağına dair tahminler yürütmek benim için günlük bir iş ve zevk haline geldi. Yazdıklarımın senaryosunun bana bağlı olması ve hikâyeyi istediğim gibi şekillendirmenin bana verdiği haz anlatılamaz.

Günümüzün en büyük sorunlarından biri benim yaşlarımda olan öğrencilerin kitap okumayı sevmemesi. Bu kişilerin çoğu sosyal çevresinden etkilenerek kitap okumanın sıkıcı olduğuna kendini inandırmış durumda. Önyargı ile kitaba bakıp ailelerinin zoruyla kitap okuyorlar. Kimisi ilk sayfaları bile bitirmeden kitabı raflarının karanlık köşelerine atıyor, kimisi ise yine ailelerinin zoruyla kitabı bitiriyor. Bu kişilerde temel sorun kişinin kendi zevklerini bilmemesi. Kitap okumayı en başta sıkıcı ve gereksiz bir iş olarak görüyorlar. Şaşılmayacak şekilde hangi kitap türlerini seveceklerinden bihaberler. Çocuklar ailelerinin okumaları için verdiği kitaplardan farklı bir kitap görmüyor. Ailelerin seçtiği kitaplar ise çoğunlukla ders vermek amacıyla yazılmış kitaplar. Yanı kısaca bu konuda ebeveynlerin de çok masum olduğunu söylemek yanlış olur.

Günümüzde azınlık sayılabilecek sayıda ailede kitap okumaktan zevk alan bir birey bulunuyor. Bu birey kimi zaman bir anne, kimi zaman bir baba, kimi zaman bir teyze… Bunun yanında ailelerde kitap okumanın gereksiz bir iş olduğunu düşünen ve kitap okuyan insanları kınayan bireyler de bulunabiliyor.

Benim şansım ise beni bir kitap kurduna çeviren annem. Küçükken onun saatlerce koltuğa oturmuş, çenesini eline dayamış bir şekilde dikkatle okuduğu kitaba odaklanmasını seyrederdim. O zamanlar bana asla bitmeyecek gibi görünen yüzlerce sayfalık kitapları bütün işleri arasında bitirmesi beni hayran bırakırdı. Bazen o kitap okurken kütüphanesinden bulabildiğim en kalın kitabı alır ve yanına oturup okuyormuş gibi davranırdım. Gömüldüğü kitaptan başını kaldırıp bana gülümser ve tekrar kitabına odaklanırdı. Benim için okumayı bilmemenin en sinir bozucu olduğu dönemdi. Okula gidecek yaşıma basmayı dört gözle bekler ve bir an önce okula başlamak isterdim.

Sonunda, birinci sınıftayken, önüme konulan kitaplara kınayarak bakardım. En fazla on beş sayfalık kitaplara bakarak içimden öğretmenime kızar, annem gibi kalın kitaplar okumak isterdim. Kitaptaki yazıların eğik yazı oluşu ve düz yazı yazmayı bilmemek de oldukça sinir bozucuydu. Annem durumu açıklayarak anlamamı sağladığında bu kez de kitapların kısalığından ve kolay anlatımından şikâyet etmiştim. Annem bu hallerime gülümseyerek beni bir kitapevine götürmüş ve bana yaşım gereği ‘Fareli Köyün Kavalcısı’ veya ‘Altın Saçlı Kız’ gibi klasik ama bir o kadar da zevkli kitaplar almıştı. Daha sonra, benim ısrarlarım üzerine, bana düz yazıdaki harfleri göstermişti ve ilk düz yazıyla yazılmış kitabımı alıp okumama yardım etmişti.

İlerleyen yıllarda okuduğum kitapların kalınlaşması ve karmaşıklaşması can sıkıcıydı. İlk çocuk romanımı beğenmeyerek ilk sayfalarda bırakmıştım. Annem ise bana romanların ilk sayfalarının sıkıcı olduğunu ama atlarsam da hikâyeyi anlamayacağımı anlatmıştı. Onun uğraşları sonucunda ilk romanımı bitirdiğimde büyülenmiştim. Kitabı okurken başka bir boyuttaymışım gibi kendimi ana karakterin yerine koymanın eğlencesini keşfetmiştim. Gülten Dayıoğlu’nun kitaplarıyla başlayan serüvenim sonrasında Vladimir Tumanov’un kitaplarıyla devam etmişti. Tumanov’un ‘Kraliçeyi Kurtarmak’ kitabı üzerinden oldukça zaman geçmiş olmasına rağmen en ince detaylarıyla aklımda.

Yaşım ilerlediğinde okuduğum kitapların yeterli gelmemesi ve kitap okuma isteğim sonucu annemin kütüphanesinde kaybolmuş bulmuştum kendimi. Her ne kadar zevklerimiz aynı olmasa da ondan aldığım birkaç kitap hâla kendi rafımda. İlk kütüphanemi aldığımda yaşadığım çocukça heyecanı hatırladıkça yüzümde oluşan gülümsemenin sebebini ben de bilmiyorum.

Daha sonra keşfettiğim bir sitede okuduğum acemice kitaplar özgüvenimi arttırmıştı. Aynı sitede paylaşmaya başladığım hikâyenin acemiliği ise anlatılamaz boyuttaydı. Ertesi yıl kendime bir sınır koyup o kitabı kaldırmam ve başka bir kitaba başlamam üzerine yazmanın gerçekten zevkli olduğunu fark etmiştim. Kısa hikâye sayılabilecek kitabıma gelen yorumlar yazma isteğimi arttırmıştı. Seri misali her hafta bir bölüm atarak bitirdiğim kitaba dönüp baktığımda senaryodaki hatalarımı görüp yeni bir hikâyeye başlamıştım. Şimdi ise en büyük isteğim kendimi geliştirip bir kitap yazabilmek.

Arkadaşlarımın acemice olsa da bir hikâye yazdığımı öğrenmesi üzerine yüzlerinin aldığı şekil her zaman aynıydı. Şaşkınlık ve sevimsizlik dolu bakışları umursamayarak yazmama devam etmemi sağlayan şey neydi bilmiyorum ama yazmak bende bağımlılık yaratmıştı.

Şimdi okuduğunuz cümleler üzerine yüzünüzün aldığı şekli görür gibiyim. Ama aranızda benim gibiler olduğunu da bilmek benim için ayrı bir mutluluk. Umarım gelecekteki nesiller kitap sevgisiyle yetişir. Bu konu hakkındaki en büyük korkum yıllar sonra kitaplardan bahsedilirken ‘Bir tomar kâğıttan oluşan ilkel bir şey vardı.’ denmesi.

“Kitapsız yaşamak, kör, sağır, dilsiz yaşamaktır.”   M. Kemal ATATÜRK

Aybüke Gökçe YAVAŞ – Hazırlık A

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s