Hayatın Kıymeti

Sıcak kahvesinden büyük bir yudum aldı Aylin. Gözlerini kapatıp tek eliyle tezgaha yaslanırken hâlâ uykulu ve bulanık olan zihnini ayıltmaya çalışıyordu. Derin bir nefes aldı ve elindeki sıcak fincanı dikkatle destek aldığı tezgahın üzerine bıraktı. Başını geriye atarken ağrıyan boynunu ovaladı. Gece ters bir pozisyonda yatmış olmalıydı.

Kollarını kaldırıp bedenini esnettikten sonra hantal adımlarla mutfaktan çıkıp telefonunu kontrol etmek üzere yatak odasına yöneldi. Odaya girip çift kişilik yatağın sol yanındaki komodine yöneldi. Hala cihaza bağlı olan kabloyu çıkarıp telefon ekranının kilidini açarken arkasını dönmüş ve tezgahta bıraktığı kahvesine dönmek için odadan gerisin geri çıkmıştı.

Gece boyunca gelen birkaç önemsiz mesaja ve aramaya bakarken mutfağa varmış ve fincanını eline almıştı. Kahvesinden ikinci yudumunu alırken arayan kişinin adını gördüğünde kaşlarını çattı. Aynı ofiste çalışıyor olmalarına rağmen hiç mi hiç anlaşamadığı meslektaşı Ebru aramıştı. Hem de sabahın üçünde.

İlk anda ne olduğunu öğrenmek için geri aramayı düşündüyse de saniyeler içinde vazgeçti. On beş dakika içinde evden çıkmış olacaktı. Bu da en fazla yarım saat içinde ofiste olacağı anlamına geliyordu. Ebru’nun n’için aradığını oraya vardığında öğrenebilirdi.

Kahvesini bitirip yüzünü yıkadı ve üzerini değiştirerek lacivert kumaş pantolonunu ve bej rengi gömleğini giydi. Bal rengi saçlarını açık bırakmayı tercih etti. Zaten fazlasıyla iri olduklarından makyaj gerektirmeyen ela rengi gözleriyle hiç uğraşmadan pantolonunun renginden bir ton koyu renk olan ceketini giydi ve gece yatmadan önce hazırladığı çantasını alıp evden çıktı.

Arabasıyla ofise giden yolda trafiksiz ilerlerken düşünceliydi. Ebru onu aramazdı. Hatta onunla iş saatleri dışında görüşmemek için her şeyi yapardı. Onu gecenin üçünde aramasına neden olacak kadar önemli bir şey olmuş olmalıydı.

Bunları düşünmek dişlerini sıkmasına ve onu geri aramadığına pişman olmasına neden olmuştu. Yanındaki yolcu koltuğunda duran çantasından telefonunu alırken gözünü yoldan ayırmadı. Kullanımını ezbere bildiği telefonundan hızlıca Ebru’yu aradı ve telefonu kulağına götürdü. Ebru üçüncü çalıştan sonra açmıştı.

“Aylin?”

Aylin’in kaşları çatıldı ve ister istemez telaşlandı. “Ebru? Ağlıyor musun sen?” Aldığı tek cevap Ebru’nun burnunu çekerken çıkardığı ses olduğunda sordu. “Ne oldu?”

“Ofise gitme. Göztepe’ye gel. Hastaneye.”

“Hastane mi?” Oturduğu yerde kıpırdandı. “Ebru insanı çatlatmasana. Ne hastanesi? Ne oluyor?”

“Harun… Dün gece nişanlısıyla yemekten dönerken kaza yapmış.”

Aylin duyduklarıyla donup kalırken konuşmak için ciğerlerine doldurduğu nefesi sertçe dışarı vermişti. Üniversiteden beri tanıdığı ve ne olursa olsun herkese kendini sevdirebilen hayat dolu arkadaşına ne olmuştu? “Ne demek kaza yapmış?”

“Baya kaza yapmış işte!” dedi Ebru hattın öteki ucundan gelen titrek sesiyle. “Doktorlar bir şey söylemiyor. Ofisteki herkes burada.”

“Hemen geliyorum.” diyen Aylin cevap beklemeden kapatmış ve telefonu yan koltuğa, çantasının üzerine savurmuştu. Arabayı ilk sapakta döndürürken içinden dua ediyordu. Harun onu anlayabilen sayılı insanlardan biriydi ve onun için bir kardeşten farksızdı. Ne ofisi ne de kendi yaşamını onsuz düşünemiyordu.

Birkaç kez kırmızıda geçtikten ve sürücülerin kulak çınlatan korna seslerine maruz kaldıktan sonra arabayı hastane otoparkına sokmuş ve hızla park etmişti. Son dakika haberlerini alabileceğini düşünerek telefonunu alıp arabadan indi ve koşar adımlarla hastane binasına ilerledi.

“Harun Aydın hangi odada? Dün gece geç saatlerde geldi.” Dedi danışmadaki kadına telaşla. Kadın ise oldukça soğukkanlı duran görünümünü bozmayarak önündeki bilgisayarın ekranına bakmaya başladı. Hastanede geçirdiği zamanın uzun olduğu belliydi.

“Üçüncü katta. Yoğun bakımda.”

Aylin son kelimeyle beraber yerinden fırladı ve asansörü pas geçerek doğrudan merdivenlere yöneldi. Ayağındaki topuklu ayakkabılar yüzünden iki kez düşme tehlikesi atlattıktan sonra üçüncü kata varmış ve büyük harflerle ‘YOĞUN BAKIM’ yazan koridora yönelmişti. Koridora girer girmez birkaç metre ilerisinde duran iş arkadaşlarını görmüştü. Bazıları koridora dizilmiş sandalyelere oturmuş ve diğerleri ise çenelerini ellerine dayamış bir şekilde endişeli bakışlarını duvardaki pencereye yöneltmişlerdi.

Aylin’in geldiğini gören ofiste onun hemen yanındaki masayı paylaşan Esra olmuştu. Ayağa kalktı ve onlara doğu neredeyse koşarak gelmekte olan Aylin’e doğru sakin adımlarla yürüdü.

“Ne oldu?” dedi Aylin telaşla Esra’nın şişmiş gözlerine bakarak. Arkadaşı dudaklarını birbirine bastırdı.

“Harun ve Demet gece yemeğe gitmişlerdi. Dönerken bir kamyon önlerine kırmış ve-“ derken söylemekte tereddüt etti ve duraksadı. “Araç takla atmış. Demet camdan dışarıya fırlayınca…”

Aylin sertçe yutkundu. Esra her ne kadar dile getirmemiş olsa da söylemeye çalıştığı şey belliydi. “Peki ya Harun?”

“Doktorlar ilk müdahaleyi yapıp yoğun bakıma aldılar.” derken ikisi de titrek adımlarla diğerlerinin yanına yönelmişlerdi. “Yol kenarındaki çitlerin üzerine düşmüş.”

Titrek bir nefes aldı Aylin. Endşeli arkadaşları ona selam vermek amacıyla yavaşça başlarını salladıklarında o da aynı şekilde yanıt vermişti. Bakışları duvardaki pencereye kaydı. Biricik dostu Harun’un yattığı oda net bir şekilde görünüyordu. Ona sayamayacağı kadar makine bağlanmıştı ve gözleri kapalı bir şekilde hareketsiz yatıyordu.

“Doktorla konuştunuz mu?” diye sordu tereddüt ederek. Alacağı cevaptan korkuyordu.

“Evet. Ameliyat iyi geçmiş ama hayati tehlikeyi atlatamamış.” diye yanıtladı Esra. “Her saat başı bir hemşire kontrole geliyor.”

“En son ne zaman geldi?”

“Yarım saati geçmiştir.”

Başıyla onayladı. “Güzel.” dedi sadece kendi duyabileceği bir ses tonuyla. Bir sonraki kontrolünde arkadaşının durumunu bir görevliden öğrenebilirdi.

Yaklaşık yirmi dakika sonra Aylin’in beklediği olmuş ve bir hemşire tek kelime etmeden Harun’un yattığı odaya girmişti. Aylin dahil birkaç kişi ayaklanarak pencereye yaklaştı. Kadının arkadaşlarını hayatta tutan makineleri kontrol etmesini izlediler. Onlara saatler gibi gelen dakikalar sonrasında hemşire odadan çıkmıştı.

“Durumu nasıl?” diye sordu Aylin hızlıca. Kadın yüzündeki tek bir kası bile oynatmadan ona döndü.

“Şu an stabil. Doktoru size bilgi verecektir. İzninizle.” diyerek uzaklaştı. Aylin derin bir nefes alıp ellerini saçlarına geçirdi ve göz ucuyla yan odada yatmakta olan arkadaşına baktı. Uyanacağına inanıyordu. Ölmek çin fazla hayat doluydu Harun. Peki ama uyandığında ne olacaktı. Demet’in kazadan kurtulamadığını ona kim söyleyecekti? Fazla iyi yürekliydi arkadaşı. Kesinlikle kendini suçlayacaktı. Bu yiyip bitirmez miydi onu? Yine o eski hayat dolu Harun olabilecek miydi?

O düşünceler içinde boğuşurken az önce yanlarından ayrılan hemşire bu kez yanında bayan bir doktorla beraber geri dönmüş ve tekrar odaya girmişti. Arkadaşlarının muayenesini izleyen ekip gergindi. Hepsi içeriden çıkacak olan doktorun iyi şeyler söylemesi için dua ediyordu.

Aylin gergin bekleyiş sırasında telefonunu kontrol etti. Bildiri veya arama yoktu. Müdür Bey’in durumdan haberi olmalıydı.

Doktor hemşire ile birlikte odadan çıktığında yüzündeki ufak tebessüm koridorda bekleyenler için umut ışığı olmuştu.

“Durumu nasıl?” diye sordu Ebru.

“Gözünüz aydın. Hastamız hayatî tehlikeyi atlattı.”

Herkes derin bir ‘oh’ çekerken, Aylin rahatlayarak tuttuğu nefesini vermişti. Kurtulacaktı arkadaşı. Eskisi gibi olmaya çalışacaktı. Eskisi gibi dışarı çıkabilecek, dertleşebilecek, omzunda ağlayabilecekti Harun’un.

Duvara dayanmış sandalyelerden birine otururken Allah’a şükretti Aylin. Hayat ne kadar kıymetliydi ve ne kadar da kolay kaçıp gidebilirdi elimizden.

 

Aybüke Gökçe YAVAŞ- 9/A